Zaman ve Mekân Şahitliğinde Yolculuk
Benim için yolculuk, sadece şehirler veya ülkeler arasında değildi; “biz kimiz, ne arıyoruz, nereye gidiyoruz?” sorularının izinde, zamanın, mekânın ve ruhların derin katmanlarında gerçekleşti. Çocukluğumdan beri yolum, bazen hiç planlamadan, sanki görünmez bir davetle açıldı; bazen de eşsiz bir merakla keşfetmekle kendiliğinden gelişti.
Lourdes’de Hristiyan hacılara şahit oldum, Fatima’da dualara tanıklık ettim. Göbeklitepe’nin kadim taşlarında insanlığın ilk secdelerini hissettim. Konya’da Mevlânâ ve Şems’in huzurunda, Bursa Ulu Camii’nin kubbesi altında içsel bir yankı buldum. İstanbul’da Mimar Sinan’ın inşa ettiği camilerde, insan emeğinin ve estetiğin kusursuzluğu ve zamansızlığına tanık oldum. Urfa’da Eyüp Peygamber’in mağarasında sabrın ve teslimiyetin insanı nasıl dönüştürdüğünü gördüm. Dikili’de Efes’in harabelerinde uygarlıkların solmuş izlerine dokundum. Çanakkale’de şehitlikleri ziyaret ederek, tarih boyunca özgürlük ve fedakârlığın bedelini derinden hissettim. Kıbrıs’ta Barnabas Kilisesi’ni ziyaret ederek farklı inançların tarih boyunca yan yana var oluşuna tanık oldum. Bosna’da Blagay Tekkesi’nde aşk ve zikrin çağlayan gibi aktığını hissettim. Roma’da Vatikan’ın sessizliğinde, Pompei’nin küllerinde geçmişin nefesini duydum. Las Vegas’ta ışıkların ardında Grand Kanyon’un sessizliğiyle buluştum; Dubai’de göğe yükselen cam ve çelik ormanlarının arasında modern insanın hayallerine ve telaşlarına tanık oldum. Almanya’da Weimar’da toplama kamplarında insanlığın derin acısıyla yüzleştim. Bach’ın doğduğu evde bir melodinin asırlar ötesine taşıdığı ruhu ve çabanın, azmin gücünü hissettim. Viyana’da Freud müzesinde insan zihninin derinliklerine yolculuk yaptım; Sisi Müzesi’nde bir imparatoriçenin hayatındaki zarafeti ve yalnızlığı hissettim. Anna Düşes Kütüphanesi’nde kitapların sessiz büyüsünde kayboldum; St. Gallen’deki kütüphanede tarihin ve bilginin ağırlığını hissettim; adeta bir mumyanın sessiz gölgesini gözlerimle gördüm.
Monako’da geçirdiğim iki yıl, hayatın hem lüks hem de dingin yüzünü gözlemlememe olanak sağladı. İsviçre’de ise dağlar, göller ve kasabalar arasında yaptığım keşifler, doğanın ve insanın uyumunu yeniden anlamamı sağladı.
Norveç’in fiyortlarında, gökyüzünün suya yansıdığı anlarda, doğanın sessiz ama kudretli anlatımına tanıklık ettim; her viraj, her suyun kıvrımı, şelaleler zamanın ve mekânın ötesinde bir huzur bıraktı. Oslo’da Gustav Vigeland’ın 20 yılda tamamladığı heykel parkında ise insan ruhunun evrensel hâlleri — sevinç, öfke, sevgi, yalnızlık — taştan hayata geçirilmiş şekilde karşıma çıktı. Her figür, insanın kendi iç yolculuğuna dair bir yansıma gibiydi.
Yolculuğum sadece mekânlarda değil, insanların bıraktığı miraslarda da kendini gösterdi. Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret ettiğimde, tarihin sadece büyük olaylardan değil, doğup büyüdüğümüz mekânlardan beslendiğini hissettim. Nazım Hikmet’in Kıbrıs’taki sürgün evinde şairin içsel dünyasına dair derin bir anlayışa tanık oldum; Napolyon’un Paris’teki Longwood Evi’nde tarihsel bir figürün yaşamına dair önemli izlere şahit oldum; Carl Jung’un Zürih’teki evinde psikolojiye katkılarını ve kişisel yaşamını daha yakından hissettim; Sultan Murat Hüdavendigar’ın türbesinde ise Osmanlı tarihinin önemli figürlerinden birine ait manevi atmosferi ve tarih ile inanç arasındaki bağı yaşadım.
Mozart’ın evinde müziğin kalbin dili olduğunu, Beethoven’da ıstırabın senfoniye dönüştüğünü gördüm. Rousseau’nun satırlarında özgürlüğün bedelini, Zola’da adalet arayışını, Jules Verne’de ufkun ötesini görme cesaretini yaşadım. Tevfik Fikret’in kalemi, Mehmet Akif Ersoy’un imanı, Gülben Kınakyan’ın duruşu bana ayrı ayrı ilham verdi. Herman Hesse ruhun derinliklerini, Nietzsche varoluşun sancısını, Victor Hugo merhametin kudretini fısıldadı. Goethe ve Schiller’in dostluğunda fikirlerin ve ruhun karşılıklı yankısını gördüm. Goethe’nin Mevlânâ’ya duyduğu sevgide ve Hz. Muhammed’in hayatı ile öğretilerine dair düşüncelerinde, hakikatin sınır tanımadığını fark ettim. Balzac’ın insan doğasına tuttuğu ayna, Einstein’ın evrenin sırlarını çözme tutkusu… Hepsi yolculuğumun parçalarıydı.
Ve Jung’un dediği gibi, dış dünyadaki bu yolculuklar, aslında içsel dünyamın haritalarını keşfetmek için birer araçtı. Arketipler, gölgem ve bilinçdışımla yüzleşmeler, gördüğüm şehirlerde, dokunduğum taşlarda, dinlediğim melodilerde yankı buldu. Her yeni mekân, her tanık olduğum insan ve eser, beni kendi ruhumun derinliklerine biraz daha yaklaştırdı.
Bir bakıma, aile kurarak kökleşmedim henüz; ama yolculuklarım, tanıklıklarım, dizlerimdeki yaralar ve kalbimdeki titreşimler bana bambaşka bir miras verdi. Benim ağacım görünmez kökleriyle, manevi ve zihinsel atlasımda yükseldi; yükselmesi için de gayret içerisindeyim.
Nihayetinde Tevhid bana şunu öğretti: Hayatımdaki tüm parçaların “doğudan batıya, dinden felsefeye, sanattan bilime” aslında tek bir kökten geldiğini. O kök, “Bir”in köküydü.
Ve şimdi bu yolculuğun her adımını, zamanın ve mekânın şahitliğinde yazıya döküyorum. Jung’un içsel yolculuk felsefesiyle birleştiğinde, her adım hem dışarıya hem de içime açılan bir kapı oldu.
Belki bir dua, belki bir hatıra, belki de bir düşünce kırıntısı…
Ama hepsi aynı yere bağlanıyor: Biz kimiz, ne arıyoruz, nereye gidiyoruz?
Cevabı ise hep aynı: Birliği görmek ve birliği yaşamak.
“Benim yolculuğumun izlerini bu satırlarda bulabilirsiniz.
Peki siz kendi ‘biz kimiz, ne arıyoruz, nereye gidiyoruz?’ sorunuzla nerede duruyorsunuz?”
