Teslimiyetin İnceliği
Tivat Porto’nun dingin limanında oturuyorum.
Elimde Yitik Cennet, önümde suda yansıyan ışıklar.
Tuzla karışık kahve kokusu, uzaktan motor sesleri, arada bir martının çığlığı…
Rüzgâr sayfaları kendi ritminde çeviriyor;
sanki bana, “her şeyin zamanı kendindedir” diyor.
Burası babamın da memleketi; o yüzden kendimi burada hep garip bir biçimde evde hissediyorum.
Belki de bu yüzden teslimiyet kavramı bana artık uzak değil.
İnsan, köklerini hissettiği yerde hayatın akışına güvenmeyi daha kolay öğreniyor.
Tıpkı toprakla bağ kurmuş bir ağaç gibi — rüzgâr esse de kökü sarsılmıyor.
Uzun süre, teslimiyet bana pek mantıklı gelmemişti.
Çünkü hep neden-sonuç ilişkileriyle yaşamayı öğrenmiştim:
Emek, gayret, plan… ve sonuç!
Ama bazen bütün denklemler doğru kurulsa da sonuç bambaşka oluyordu.
İşte o anlarda içimdeki mantık sesi sorardı: “Peki neden olmadı?”
Zamanla fark ettim ki, teslimiyet mantığın karşıtı değil;
mantığın ulaşamadığı yere uzanan bir köprüymüş.
Çünkü bazen sonuç dediğimiz şey, yalnızca bir sürecin sessiz devamıymış.
Her şeyin açıklamasını ararken kaçırdığım bir zarafet vardı:
yaşamın kendi zekâsı.
Ben tüm bunları düşünürken aklıma Mooji’nin şu sözleri geldi ve gülümsedim 🙂
“Yaşam kararlar vermez.
Evren kendi kendine plan yapmaz.
Sadece açığa çıkar, kendiliğinden gelişir.
Bir bitkiye bak; hiçbir kaygısı yoktur.
‘Sanırım birkaç gün içinde sol tarafıma yeni bir yaprak çıkaracağım’ demez.
Bitki düşünmez.
Onun yaşamı kendiliğinden bir açılımdır.”
Mooji
Denizin kıyısında, o dalgaların ritminde bunu anladım:
Bazen en doğru hesap bile yerini sezgiye bırakmalı.
Çünkü hayat yalnızca planların değil,
planların içinde kıpırdayan görünmez bir akışın da toplamı.
Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’inde Adem’in düşüşü bir ceza değil,
sevginin olgunlaşma çağrısıdır.
Cennetten ayrılış, Tanrı’dan uzaklaşmak değil,
O’nu özgür iradeyle yeniden seçme fırsatıdır.
Belki de teslimiyet, aklın ve kalbin aynı noktada buluştuğu o anda doğar;
insan kendi planlarını bırakırken, hayatın planına dâhil olur.
Artık teslimiyet bana “bırakmak” değil,
“bırakıldığım yere güvenmek” gibi geliyor.
Mantığın huzurla el sıkıştığı bir sessizlik.
Ve orada her şey kendiliğinden açılıyor —
tıpkı bir yaprağın kendi zamanında, hiç acele etmeden açtığı gibi.
Belki de teslimiyet,
hayatın bizi götürdüğü her yeri kutsal bir ders gibi görebilme yetisidir.
Şimdi burada, rüzgârın ve denizin sesinde,
bir kez daha anlıyorum:
Her şey tam da vaktinde oluyor![]()

