Skip links

Bir Olmanın Sessizliği

Sabahın erken saatlerinde Lausanne’dan Montreux yönüne giden trene bindim. Cam kenarına oturup çantamdan yeni aldığım kitabı çıkardım — Eckhart Tolle’nin Yeni Dünyası.
Cenevre Kitap Fuarı’ndan bir kaç gün önce almıştım; kapağındaki sade sessizlik beni hemen çekmişti. Var Olmanın Gücü, Şimdinin Gücü kitaplarından sonra çok farklı bir bakış açısı edinirmiyim endişeme rağmen almıştım.


Tren yavaşça hareket ettiğinde, ilk sayfayı açtım. Kelimeler, dışarıda akıp giden manzarayla sanki aynı ritimde ilerliyordu.

Bir süre sonra Leman Gölü göründü. Güneş gölün yüzeyine ince bir ışıltı bırakmıştı; su, gökyüzüyle tek bir maviye karışmış gibiydi. Ne kadar dikkatle baksam da, ufkun nerede başladığını, nerede bittiğini seçemiyordum. Sanki doğa, kendi sınırlarını unutmuştu.

Tolle şöyle diyordu:

“Tüm varlık birdir. Bu birliği kavradığında, başkalarıyla değil, kendinle kavga ettiğini fark edersin.”

O cümleyi okurken tren bir tünele girdi; camda kendi yansımam belirdi. Bir an için, kitapta anlatılan birlik hâliyle dışarıdaki karanlık iç içe geçti. Kendimle, çevremle, düşüncelerimle ilgili her şeyin zaten yerli yerinde olduğunu hissettim.
Sanki her şey, çoktan affedilmişti.

Tünelden çıkınca göl yeniden göründü — bu kez daha parlak, daha geniş. O kadar sade bir güzellik vardı ki, zihnimdeki tüm cümleler birer birer sustu. Belki de Tolle’un dediği gibi, düşüncelerin azaldığı yerde varlık kendini göstermeye başlıyordu.

Montreux’e vardığımda kitabı kapatmadım; sayfalar arasında hâlâ akmakta olan bir şey vardı. İstasyondan feribota geçtim, gölün ortasına doğru ilerlemeye başladık. Dağlar uzakta, su neredeyse hareketsizdi. Teknenin motor sesi bile, bir tür sessizlikti sanki. Genel anlamda derin bir sessizlik hakimdi.

“Hayat seninle değil, senin içinden akar.”

Kitaptaki bu satırı okurken, rüzgâr saçlarımı hafifçe savurdu. Bir an için o akışın tam ortasında olduğumu hissettim —
düşünmeden, açıklamadan, sadece farkında olarak.


Göl, ben, kitap, rüzgâr — hepsi aynı bilincin farklı biçimleriydi; Chillon Şatosu’nu geçerken ışığın suya dökülen altın parıltısı da o bilincin nefesiydi.

Bir kadın güverteye çıktı, sessizce göle baktı. 
Ben de baktım.
İkimiz de konuşmadık; gerek yoktu.
Çünkü o anda her şey aynı sessizliğe aitti.

“Kendini diğerlerinden ayrı hissettiğin an, acı başlar.”

Bu satır, gölün üzerinde yankılandı sanki. Ayrılık hissi, insanın kendi zihninin ürünüydü.
Ve belki de bu mavi gün, bana en çok bunu hatırlatıyordu: Hiçbir şey birbirinden kopuk değil.

Feribot dönüş rotasına geçtiğinde, güneş batıya eğilmişti.
Montreux kıyısındaki palmiyeler ve taş evler altın rengine bürünüyordu.
Kitabı kapattım, sayfalar arasına bir tren bileti sıkıştırdım.
Ama içimde hâlâ o son cümle yankılanıyordu:

“Birlik, düşünerek değil; sessizlikte hissedilerek bulunur.”

O anda fark ettim:
Bütün bu yolculuk, bir yerden bir yere gitmek değilmiş.
Her şey zaten burada, bu anda, bu gölde, bu nefeste saklıymış.
Zamanın çizgisi erimiş, geçmiş ve gelecek aynı sessizlikte birleşmişti.
Ne gitmek vardı artık, ne de varılacak bir yer.

Ve işte orada, Leman Gölü’nün sessizliğinde,
Tolle’un kelimeleriyle kendi içimin yankısı tek bir hâle geldi:
Ben değil, biz bile değil; sadece olan.

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Explore
Drag