Skip links

Montreux’de Zamanı Durduran Sanatçı: Vladimir Nabokov’un Cenevre Gölündeki İnzivası

Gözlerimi Cenevre Gölü’nün o sonsuz maviliğine ve ufukta yükselen dağların dinginliğine diktiğimde, bu suların tarih boyunca sadece doğanın bir lütfu değil; zihnini sığ gürültülerden korumak isteyen büyük düşünürlerin ve sanatçıların sığınağı olduğunu hissetmemek imkânsız.

İşte bu suların kıyısında iz bırakan en nev-i şahsına münhasır zihinlerden biri, 20. yüzyıl edebiyatının en büyük dil sihirbazlarından ve estetik ustalarından Vladimir Nabokov’dur.

1899 yılında St. Petersburg’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğan Nabokov’un hayatı, Rus Devrimi’yle birlikte fırtınalı sürgünlerle şekillendi. Cambridge’de edebiyat ve entomoloji (böcek bilimi) eğitimi aldı, Berlin ve Paris’te yaşadıktan sonra Amerika’ya göç etti. O sadece bir romancı değil; aynı zamanda Harvard ve Cornell gibi saygın üniversitelerde dersler veren bir edebiyat profesörü, Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi’nde yeni kelebek türleri keşfedip sınıflandıran tutkulu bir kelebek uzmanı ve karmaşık satranç problemleri kurgulayan bir zeka ustasıydı. Erken dönem başyapıtı Lujin’in Savunması’nda satranç tahtasının siyah-beyaz kareleri arasında kaybolan o dahi ve saplantılı zihni anlatırken aslında kendi iç dünyasının da ipuçlarını veriyordu: Zihinsel bir labirent kurmak, zekanın sınırlarında gezinmek ve hayatı kendi kurallarıyla oynanan devasa bir zeka oyununa dönüştürmek…

Onun dildeki bu eşsiz yeteneği ve zeka derinliği, edebiyat tarihine damga vuran eserlerinde de kendini gösterdi. Ahlaki olarak ciddi şekilde sorgulanan ve rahatsız edici temasıyla bilinen Lolita romanında dahi Nabokov, aslında onaylamadığı hastalıklı bir zihni merceğe alıyordu. O, kurguladığı karanlık karakter üzerinden; kelimelerin ve estetik cümlelerin hastalıklı zihinler tarafından kendi eylemlerini aklamak adına nasıl birer manipülasyon aracına dönüştürülebileceğini çarpıcı şekilde ortaya koydu. Bir nevi okuyucuya, güzel sözlerin arkasına saklanmış ahlaki çürüklüğü fark etmesi için zihinsel bir uyanıklık testi sundu.

Bu eserin getirdiği büyük dahi başarısı ve finansal bağımsızlığın ardından Nabokov, akademik kalıpları ve yerleşik düzenini arkasında bırakarak 1961 yılında eşi Véra ile birlikte Montreux Palace Oteli’ne yerleşti. Bir ev satın almadı; mülkiyetin veya gündelik yaşamın getirdiği pratik detayların zihnini bölmesine izin vermedi. Ölümüne kadar sürecek olan 16 yıl boyunca, tam da karşımda duran bu göle bakan otel süitinde kendi aristokratik ve disiplinli kozasını ördü.

Nabokov için edebiyat ve yaşam; toplumsal ezberlerin, hazır fikirlerin veya basmakalıp inançların gölgesinde sürdürülemezdi. Ona göre hakiki yaratım; önyargılardan, öğretilmiş kalıplardan ve başkalarının kurguladığı kopya beklentilerden özgürleştiğimiz an başlardı.

Bütün gün Alp dağlarında elinde kelebek filesiyle türlerin izini süren, akşamları bir satranç ustası hassasiyetiyle kelimeleri, sesleri ve renkleri ilmek ilmek işleyen Nabokov; zihinsel berraklığın ancak hazır kabulleri sorgulamakla mümkün olduğunu savundu. İnsanın kendi özüyle bağ kurabilmesi; dış dünyanın sunduğu illüzyonlardan, sürü psikolojisinden ve başkalarının yazdığı hazır senaryolardan serbestleşmesiyle doğrudan ilişkilidir.

Bugün Cenevre Gölü’nün kıyısında, bu edebi mirası düşünürken bir kez daha anlıyorum ki; insanın kurabileceği en sağlam yapı, kendi zihinsel özerkliğidir. Öğretilmiş kalıpların ötesine geçip kendi hakikatini bir sanat eseri titizliğiyle arayan ruhlar, yaşamı sadece otomatik bir refleksle sürdürmez; onu idrak ederek, derinleştirerek ve dönüştürerek yaşarlar.

Nabokov’un Montreux’deki o zarif mirası, bize zihnimizi ezber şartlanmalardan arındırmanın ve kendi özgün potansiyelimizi keşfetmenin ne kadar kıymetli bir yolculuk olduğunu fısıldıyor.

Cenevre Gölü’nün dingin ışığında, bu zamansız zihinsel dostluğun ve içsel berraklığın tadını çıkararak…

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Home
Account
Cart
Search
Explore
Drag