Skip links

Evian-les-Bains’de Edebi Bir Arınma ve Sezgiler

Cenevre Gölü’ne (Le Léman) ne zaman baksam, zihnimde hep Boğaz Köprüsü henüz inşa edilmemiş, iki yakası birbiriyle kıyılardan ve vapur düdükleriyle selamlaşan eski İstanbul Boğazı canlanır. Gölün kuzeyi —Montreux, Vevey, Lausanne— benim için adımlarını ezbere bildiğim, evim gibi hissettiğim tanıdık bir sahilken; gölün güney yakası, yani Fransa kıyıları zihnimde hep karşı yakadaki o gizemli ve bakir siluet olarak kalmıştı.

Bu kez o “karşı yakaya” geçmeye, suların ötesindeki hafızaya dokunmaya karar verdim. Eylül ayının o kendine has, ne sıcak ne soğuk olan tatlı ve ılık havasında, Montreux’den kalkıp dalgaları yara yara ilerleyen zarif vapurla önce Saint-Gingolph’a geçtim.

Saint-Gingolph, ortasından geçen küçücük bir derenin (Morge) ikiye böldüğü, bir yarısı İsviçre’ye, diğer yarısı Fransa’ya ait iki bayraklı, tek yürekli büyüleyici bir sınır kasabası. Ancak edebiyat tarihi için burası bir sınırdan çok daha fazlası; hemen yanı başındaki Meillerie kayalıkları, Jean-Jacques Rousseau’nun Julie ya da Yeni Héloïse romanındaki aşıkların sığındığı, romantizm akımının kıvılcım aldığı yerdir. Sonrasında Lord Byron, Shelley ve Chateaubriand gibi isimlerin buraya adeta edebi bir hac ziyareti yapması tesadüf değildi.

Saint-Gingolph’un o gizemli kıyılarını geride bırakıp sahil boyunca ilerlediğimde karşıma çıkan yer ise Evian-les-Bains oldu.

Sezgilerin İzinde: Bir Park Bankından Evrensel Hafızaya

Eylül güneşinin göl suyunda kırıldığı o dingin öğleden sonrasında vapurdan indim. Fransa’da “les-Bains” (banyolar/kaplıcalar) takısı taşıyan bu şehir, daha ilk adımda insanı saran çam, kestane ve taze su kokusuyla büyüleyici bir sığınak gibiydi.

Sahil boyunca yürürken birden içimde aniden durma ve yazma isteği doğdu. Hiçbir planım yoktu; sadece o ana, o havanın hafifliğine ve suyun hışırtısına teslim olmak istedim. Gölün hemen kıyısındaki bir park bankına oturdum, defterimi çıkardım ve içimden dökülen ilk cümleleri kaleme almaya başladım.

Tam o sırada, oturduğum bankın hemen yanı başındaki mavi bilgi tabelasına gözüm kaydı. Üzerinde şair Anna de Noailles’in büyüleyici silueti ve Cenevre Gölü’nün edebiyata nasıl bir ilham kaynağı olduğunu anlatan şu satırlar duruyordu:

“Le Léman, un source d’inspiration littéraire à Evian “

Voltaire, Rousseau, Lamartine, Victor Hugo, Madame de Staël, Marcel Proust, Emmanuel Berl, Anna de Noailles…

O an içimi tatlı bir ürperti kapladı. Hiçbir şey tesadüf değildi. Ben sadece bir seyahat adımı atmamıştım; sezgilerimin rehberliğinde, çağlar boyunca zihnini ve ruhunu arındırmak isteyen o büyük kalemlerin tam da durduğu, düşündüğü ve ilham aldığı noktaya çekilmiştim.

  • Marcel Proust ve Zamanın Akışı: Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı dev başyapıtının hafıza labirentlerini örmeden önce, yazları annesiyle Evian’daki Splendide Otel’de kalıyordu. Yakındaki Villa Brancovan’da yaşayan şair Anna de Noailles ile kurduğu o derin entelektüel dostluk ve gölün kıpırtısız yüzeyi; Proust’a zamanın kırılganlığını ve hafızanın akışkanlığını fısıldamıştı.
  • Voltaire ve Rousseau’nun Özgürlük Sığınağı: Katı sansürden ve siyasi baskılardan kaçan düşünürler için bu kıyılar, fikirlerini hiçbir tiranlığa eğilmeden özgürce kaleme alabildikleri dingin birer limandı.
  • Victor Hugo ve Lamartine’in Romantizmi: Lamartine, o meşhur “Dur ey zaman, akma!” çığlığını ve doğanın yüceliğini bu suların kıyısında hissetti. Victor Hugo ise içsel arayışlarının izini bu berrak kıyılarda sürdü.

Yolların ve Kelimelerin Bitiş Noktası

Bu yazarların hepsini Evian-les-Bains’de buluşturan ortak payda “Berraklık ve Zihni Dindirme Arzusu” olmalıydı. Kalemlerini eline alıp insanlığa yön veren o dev eserleri yazmadan önce, içlerindeki gürültüyü bu gölün dinginliğinde yıkamaları, doğanın saflığıyla arınmaları gerekiyordu.

O gün Eylül esintisi altında o bankta başlayan metin, sadece bir taslak olarak defterimde kaldı. Şehrin büyüsü beni kelimelerden çok ana çekiyordu. Tıpkı o büyük yazarlar gibi, ben de önce o atmosferi içime çektim, ruhumu dinlendirdim. Ve parkta sezgilerimle başlattığım bu yazıyı, ancak İstanbul’a, kendi evime döndüğümde tamamlayabildim.

Gölün kuzeyindeki o hareketli hayattan kalkıp güneyine geçerken aradığım şey belki de sadece yeni bir rota keşfetmekti. Ama Evian-les-Bains’in o huzurlu kıyısı bana bir kez daha gösterdi ki; insan zihni ve kalbi doğru frekansa geçtiğinde, yol onu gitmesi gereken yere çabasızca taşıyor.

Ve ben, o bankta oturup içimden yükselen yazma arzusuyla yanı başımdaki o edebi mirasla karşılaştığım an, sezgilerimin bana nasıl kusursuz bir rehberlik ettiğine bir kez daha şahitlik ettim. Bazen kelimelerin, yaratıcılığın ve kendi iç sesimizin berraklaşması için sadece zihnimizin ve sezgilerimizin yönlendirdiği o karşı yakadaki dinginliğe adım atmamız yeterli.

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Home
Account
Cart
Search
Explore
Drag