Leonardo da Vinci’nin Sığınağı: Clos Lucé ve Amboise
Amboise’a ulaştığım gün, gökyüzü sakindi. Ancak Clos Lucé’nin kapısından içeri adım attığım an, Amboise vadisinde ansızın doluyla karışık sert bir sağanak bastırdı. Pencerelere vuran o fırtına dışarıyı hareketlendirirken, şatonun içinde derin bir dinginlik vardı. Dışarıdaki o gürültülü yağmur, adeta dış dünyadaki tüm gürültüyü kesip beni doğrudan Leonardo da Vinci’nin zihniyle baş başa bıraktı.
O kırmızı tuğlalı, ahşap kokulu odalarda yürürken; gündelik telaşların ve beklentilerin ötesine geçebilmiş, sadece kendi merakının peşinden gitmiş bir zihnin izlerini sürdüm.
Biyografisini okurken de hissetmiştim: Leonardo’nun Clos Lucé’deki çalışma odasında, tasarladığı mekanik düzeneklerin ve çizimlerin arasında gezinirken gördüğüm şey basit bir müze değildi. Odaların köşelerine yerleştirilmiş el yazması taslaklar, hidrolik sistemlerin modelleri ve anatomi çizimleri; bir insanın ömrünü tek bir ana ya da tek bir disipline sığdırmayı nasıl reddettiğinin somut kanıtlarıydı. Ben orada, son nefesine kadar sönmeyen, yaş alsa da hiç eksilmeyen bir öğrenme iştahına şahitlik ettim.
Zihnimde hemen İbn-i Sina ile kurduğu o köklü bağ canlandı.
Biri Doğu’da tıp, felsefe, astronomi ve fiziği tek bir potada eriten İbn-i Sina; diğeri Batı’da doğayı ve insanı gözlemleyen da Vinci… İkisini de ölümsüz kılan şey aldıkları unvanlar ya da konumları değildi. Onları farklı kılan; evreni, hareketi ve insanı bitmeyen bir merakla sorgulayan özgür zihinleriydi. İbn-i Sina insan anatomisine ve tıbbın temel kanunlarına nasıl bir tutkuyla yaklaştıysa, Leonardo da Clos Lucé’deki son yıllarında suyun akışını, ışığın tayfını, bitkilerin damar yapısını ve kuşların kanat çırpışını aynı merakla defterlerine aktarmıştı. İkisi de gözlemi bir disiplin, öğrenmeyi ise hayatın ana ekseni haline getirmişlerdi. Bilgi onlar için bir araç değil, varoluşu anlama yolculuğuydu.
1516’da Kral I. François onu Amboise’a davet ettiğinde, ona aslında tek ve en kıymetli şeyi sunmuştu: Düşünme ve üretme özgürlüğü. Leonardo buraya yerleştiğinde yanında en değerli varlıklarını; yani zihnini, yılların birikimi olan defterlerini ve bitmemiş tuval çalışmalarını getirmişti. Yaşlanan bedenine rağmen, şatonun üst katındaki odasında son gününe kadar soran, çizen, rüzgarın mekaniğini ve nehrin akışını hesaplayan bir zihin vardı.
Dışarıda dolu taneleri Clos Lucé’nin tarihi bahçesindeki yapraklara vurmaya devam ederken, o geniş pencerelerden vadiyi izledim. Şatonun koridorlarında ilerledikçe; bir insanın kendi merakına, gözlem yeteneğine ve emeğine dayanarak nasıl kendi zihinsel alanını kurabileceğini daha derinden hissettim.
O gün Amboise’daki o fırtınanın ortasında, Clos Lucé’nin içinde yürürken zamansız bir hakikatle baş başa kaldım:
İbn-i Sina ve da Vinci gibi zihnini merakla, okumayla ve öğrenmeyle besleyen, kendi öz emeğiyle derinleşen bir insan için dışarıda havanın nasıl olduğunun ya da mevsimin neye döndüğünün pek bir önemi yoktur. Dışarıdaki fırtına dindiğinde geriye kalan tek şey; insanın sürekli öğrenen, sorgulayan ve kendi hakikatine dayanan bağımsız zihnidir.




