Skip links

Öz’e Dönüş

Tivat’taki sessizlikten Minoa’daki sohbete, içsel yolculuğum başka bir boyut kazanıyor…
Tıpkı rüzgârın sayfaları kendi ritminde çevirmesi gibi, hayat da bazen insanı en beklemediği anlarda yeni bir sayfaya taşır.

2016–2017 yıllarında birlikte çalıştığım arkadaşımın bir sabah LinkedIn’den ansızın bana ulaşması, bana yaşamın görünmez örgüsünü işte böyle fısıldadı. Aylar, hatta yıllar akıp gitmişti belki; ama bazı bağların yeniden açılması, bir yaprağın mevsimine kavuşması kadar kendiliğindendi. Hiç planlamadan, tüm doğallığıyla Minoa Pera’da buluştuk.

Hava güneşli olsa da hafif serindi; içeride kahve kokusu, dışarıda şehrin telaşı… Masamızda eski günlerin yumuşak bir yankısı vardı. Onu gördüğüm anda içimde unuttuğumu sandığım bir kapı aralandı… Tanıdık, dingin, saf bir frekans. Konuşmaya başlar başlamaz zamanın içimizde yavaşça eridiğini fark ettim. Dostluk bazen iki insanın değil, iki bilincin buluşmasıymış.

Sohbetin ortasında bana dönüp yaptığı podcastlerden söz etti:

      “Kurban Tuzağından Uzaklaşmak… Hayata bakışımı o kadar değiştirdi ki.” dedi ve devam etti konuşmaya ..

Gözlerinde parlak bir çoşku, sesinde aşılmış bir eşiğin huzuru vardı. O an içimde bir merak, hafif bir ürperti ve açıklayamadığım bir çağrı hissettim. Sanki evren, “Hazırsan yeni bir kapı açılıyor,” diyordu.

Kitabı o akşam aldım. Sayfalarını çevirirken Minoa’daki sohbet hâlâ içimde sıcaklığını koruyordu. Her paragrafta bir düğümün çözüldüğünü hissettim. Zimberoff yalnızca kurbanı değil; insanın fark etmeden zorbalığa kayışını, kurtarıcı rolüne gizlenen yaralarını, kendine ait olmayan yükleri nasıl taşıdığını da berrak bir aynaya dönüştürüyordu.

Okudukça içimde sakince yükselen bir ses, “Şimdi,” diyordu. Tivat’taki sezgiyle başlayan teslimiyet, Minoa’nın masasında yeniden hayat buluyor; bu kitabın satırlarında içsel yolculuğumun psikolojik omurgası tamamlanıyordu.

Belki de hayat hep böyle ilerliyordu:
Bir limanda başlayan bir düşünce,
Bir kafede güçlenen bir bağ,
Bir kitapla açılan bir kapı…
Ve tüm yolların sonunda yine Öz, yine birlik, yine tevhidin sessiz ışığı.

Sayfalar ilerledikçe, yıllardır sessizce örülen iç yolculuğumun haritasını okuyormuş gibi hissettim. Zimberoff’un tanımladığı üç rol — kurban, zorba, kurtarıcı — ruhun içinde birbirine dönüşebilen gölgelerdi.

Kurbanlığı hep zayıflık sanmıştım. Oysa kişi kendi gücünü reddettikçe zorbalığa bile kayabiliyordu; başkalarının yüklerini taşımak bir gün öfkeye dönüşebiliyordu. Kurtarıcı rolü ise en sinsi olandı — iyilik görünümünde, eski bir yaranın fısıltısı.

Okurken içimde net bir cümle belirdi:

      “Üç rol de aynı kökten geliyor: Öz’den uzaklık.”

Bu farkındalık tuhaf bir huzur verdi. Çünkü her rol, beni kendime çağıran bir işaretti. Ve tam bu noktada teslimiyet devreye giriyordu. Teslimiyet, rollerin karşıtı değil; onların ötesine geçen kapıydı.

Kurbanın korkusunu, zorbanın kontrolünü, kurtarıcının yükünü eriten narin bir ışık…

Kurbanlıkta Yaradan’dan uzaklaştığımızı sanırız; oysa uzaklaşan Yaradan değil, zihnin yarattığı perdedir. Zorbalık güç arayışı değil, güvensizliktir. Kurtarıcılık iyilik değil, görülme isteğidir. Teslimiyet ise tüm bu gölgelerin üzerinden süzülen sakin bir şefkattir.

Kurban “Beni kurtarın,” der.
Zorba “Ben kurtulayım,” diye bağırır.
Kurtarıcı “Ben kurtarayım,” diye çabalar.
Teslimiyet ise fısıldar:

        “Zaten kurtuluştasın. Yeter ki kendi Öz’ünü hatırla.”

Ve anladım ki: üç rol de insanın gölgesiydi; teslimiyet ise insanın hakiki doğusu.

Bu farkındalık yerleştikçe, hayatımın farklı dönemlerine bakmaya başladım:
Çocuklukta omzuma yüklenen görünmez sorumluluklar…
Gençlikte patlayan öfkeler…
Yetişkinlikte “yardım” adı altında üstlendiğim gereksiz yükler…

Hepsi aynı döngünün farklı yüzleriydi. Rol değişiyordu, kişi değişiyordu, şehir değişiyordu; ama tema hep aynıydı: Öz’e uzaklık.

Oysa teslimiyet, en saf hâliyle, başkalarının duygularına değil; kendi varlığına eğilmekti.
Konya’da Mevlânâ’nın huzuru,
Fatima’nın sessiz ışığı,
Blagay’ın suyu,
Lourdes’un şifası…

Hepsi aynı hakikati fısıldıyordu: tevhid, parçalanmış benliğin yeniden bütünlenmesidir.

Zimberoff’un kurduğu köprü, benim içsel yolculuğumla birleşince teslimiyetin gerçek anlamını anladım: teslimiyet, edilgenlik değil; kendi merkezine dönmektir. Korkular çözülür, kontrol erir, yükler bırakılır. Geride sadece Öz kalır.

Öz;
sessiz ama güçlü,
yumuşak ama sarsılmaz,
yol göstermeyen, ama yol olan…

Tevhid bilinci işte bu şeffaflıktır: kurbanın, zorbanın, kurtarıcının anlamını yitirdiği berrak bir hâl. Orada sadece akış vardır. Sadece olanın olması.

Ve işte teslimiyet, tam da budur: kendini rollerden soyduğunda, hayat seni kendi hakikatine geri taşır.

Teslimiyet, o gürültüyü aşan ince bir kapı.

Ve o kapıdan her geçtiğimde şunu hissediyorum: her şey tam zamanında.

Ben hep olması gereken yerdeydim.

Ve dönüş de her zaman Öz’e.

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Explore
Drag