Skip links

İmanın Sessiz Omurgası

Ofiste kısa bir mola verdim ve terasa çıktım. Boğaz, sabahın kendi ritminde ağır ağır akıyor; vapurlar suyu yarıyor, martılar rüzgârın boşluklarında süzülüyor. Şehrin gürültüsü uzaktan uğuldayan bir uğultuya dönüşmüştü.
Dışarıda her şey sesliydı, ama içimde derin bir sessizlik hâkimdi. Kalbim, yıllardır cevabını bekleyen bir soruya kulak kesildi:
“İman… benim hayatımda nerede duruyor?”

Bu soru beni çocukluğumdan beri izliyor aslında.
Yıllarca “iman” kelimesi zihnimde kavramsal bir figürdü; üzerinde konuşulan, aktarılan, iman şartları diye sıralanan bir bilgi dizisi…
Ama bilginin içime yerleşmesi için bazen yılların geçmesi gerekiyormuş.

Geçmişin Soyutluğu, Bugünün Berraklığı

2012-2013yıllarında Ahmed Hulûsi’nin kitaplarını seri olarak okumuştum. O yıllarda anlattıkları zihnimde anlam bulsa da, kalbimde bir yankı oluşturmuyordu.
Şimdi geriye dönüp baktığımda fark ediyorum: o bilgiler bir yere gitmemiş, sadece demli saatini beklemiş.

Bugün kendi halimde bunları hatırlayınca, daha önce göremediğim katmanlar kendini gösteriyor.
O zamanlar yalnızca kavram olan “iman”, şimdi hâle dönüşen bir derinlik.
Sanki içimde yıllardır sabırla duran bir çekirdek, sessizce çatlayıp filizlenmiş.

İman: Bir Cümle Değil, Bir Omurga

Boğaz’a bakarken kelimeler aklımda yeniden şekilleniyor:

“İslam bir beden ise, onun omurgası imandır.”

İnanç — bir fikirdir.
İman — o fikrin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Eminlik — bu bürünmüş hâlin ruhudur.

Omurgası olmayan beden nasıl çökerse, imanı olmayan bir inanç da ilk sallantıda kırılır.

Hz. Peygamber’in (sav) sözleri zihnimde yankılanıyor:

      “İman eden, kalbiyle inanır; kalbiyle emin olur, diliyle tasdik eder, ameliyle gösterir.”

Yalnızca “inanıyorum” demek yetmez.
İnsan bir cümleyle mümin olamaz; ama bir ömürle mümin olabilir.

Adaletin İnceliği ve İmanın Yansıması

Tam o anda içimde başka bir fark ediş beliriyor:

Adalet, suçluyu aramak değildir;
sonuna kadar hakkı savunmaktır.

Adalet, imanın hayata düşen gölgesidir.
Çünkü iman sahibi olan, insanlara hükmetmek için değil,
hakkı teslim etmek için yaşar.
Suçlu arayan ayrıştırır;
hakkı arayan bütünleştirir.
Tasavvufta adalet, dışarıdaki teraziden çok,
kalbin kendi iç terazisidir.

Bir mümin, her şeyden önce kendi nefsinde adil olmayı öğrenir:
Hırsına karşı adil, öfkesine karşı adil, zayıflığına karşı adil,
hükmetme isteğine karşı adil, kendi gölgesine karşı adil…

Böylece iman, soyut bir kabuller bütünü olmaktan çıkar;
hayatın damarlarına karışmış bir doğruluk hâline dönüşür.

Hayatta Nereye Yansır?

İman suya düşen bir taş gibidir;
titremesi her yere yayılır.

• İş yerinde adil olurken
• Bir haksızlık gördüğünde hakkı savunurken
• Zor bir durumda paniğe değil güvene yaslanırken
• İnsanlara şefkatle yaklaşırken
• Hata ettiğinde suçu başkasına değil kendine yüklerken
• Çabanı verip sonucu Allah’a bıraktığında

İman oradadır.
Sessiz ama belirgin.
Görünmez ama hissedilir.

Zen’in Kökleri, İmanın Eminliği

Bir Zen ustasının sözü gelir aklıma:
“Fırtına geldiğinde, ağaç köklerine güvenmezse yıkılır.”

Kökü sevgi olan ağaç meyve verir.
Kökü nefis olan kurur.
Kökü eminlik olan ise fırtınada bile dimdik kalır.

İmanın kökü eminliktir;
yani güven, sarsılmama, içte bir “tamamlık” hissi.

Bugün Daha İyi Anlıyorum…

İman bazen bir bilginin içimizde yıllarca sessizce beklemesidir.
Bazen Boğaz’ın sabah rüzgârında ansızın anlam bulmasıdır.
Bazen de bir haksızlık karşısında susmayıp hakkı savunmaktır.

Ve çoğu zaman iman, ritüellerden çok;
insanın kendi içindeki dürüstlüğüyle ölçülür.

Son Söz:

İman Bir Durum Değil, Bir Duruştur

İman, “inandım” cümlesinin ötesinde bir duruştur.
Omurgayı dikleştiren, kalbi berraklaştıran,
insanı kendine ve Yaradan’a emin kılan bir hâl.

Bence gerçek iman,
hayatın akışına güvenmeyi öğrenmiş kalplerin sessizliğinde büyür.

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Explore
Drag