Perast’ta Sessizlik
2024 yılına girerken, Karadağ’ın küçük ama büyüleyici kasabası Perast’taydım. Burası benim için sadece bir tatil noktası değil; ailemin geçmişine, babamın gençliğine uzanan bir yerdi. Babam Rožaje’de doğmuş, ama gençlik yıllarını bu kıyılarda — taş evlerin gölgesinde, dar sokakların denize açıldığı bu eski liman kasabasında — geçirmişti. Bu yüzden Perast’a adım attığım anda sadece bir ziyaretçi değil, köklerine geri dönen biri gibi hissettim.
Sabahın erken saatlerinde, Adriyatik’in dingin suları güneşin ilk ışıklarını yansıtırken bir tekne turuna çıktım. Hava durgun, su neredeyse bir ayna gibiydi; etrafımı saran sessizlikte sadece martı sesleri ve motorun hafif uğultusu duyuluyordu. Kısa bir yolculuktan sonra, denizin ortasında beliren Lady of the Rocks (Gospa od Škrpjela) adasına vardım.
Ada, yüzyıllar önce denizcilerin dualarıyla ve taşların üst üste konularak oluşturduğu bir mucize gibiydi. Rivayete göre, denizciler her başarılı seferden sonra denize bir taş atar, böylece zamanla bu ada yükselirmiş. O yüzden halk arasında “Taş Kadın” ya da “Stone Lady” olarak anılıyor. Bu hikâyeyi bilerek adaya ayak basmak, adeta geçmişle bugünün kesiştiği bir yere girmek gibiydi.
Adadaki küçük Meryem Ana Kilisesi, dışarıdan sade ama içeride derin bir huzur taşıyordu. Duvarları, yüzyıllar boyunca yapılmış adakların ve tabloların sessiz tanığıydı. İçeriye girdiğimde taş duvarların serinliğini hissettim; yanmakta olan birkaç mumun titrek ışığı odaya mistik bir hava katıyordu. O an zaman durmuş gibiydi.
Kilisede kısa bir süre oturup sessizliği dinledim; ardından dışarı çıkıp iskelenin ucunda denize karşı durdum. Fotoğraf makinemle birkaç kare çektim ama aslında en güzel görüntü, gözlerimin önündekiydi: denizin mavisi, kilisenin beyaz taşları ve arkasında uzanan dağların gri silueti… Her şey hem tanıdık hem sonsuz bir yabancılık hissi taşıyordu — tıpkı uzak bir geçmişin hatırasına dokunmak gibi.
O an anladım ki, bu ada sadece taşlardan yapılmamıştı; içinde insanların duaları, umutları ve kaybettikleri vardı. Ve belki de bu yüzden, Lady of the Rocks sadece bir ada değil — insan ruhunun dayanıklılığının sessiz bir simgesiydi.
Elimdeki kitap, zihnimde ve yüreğimde yeni bir yolculuğun kapılarını aralıyordu. Denizin sessizliği, teknenin hafif sallanışı ve adanın manzarasıyla birleşen ritim, farkındalığımı derinleştiriyordu. O an, okuduğum hikayeden aklıma bir soru düştü:
“Acıyı gerçekten bedenimizde mi, yoksa kendimizi tanımladığımız benlik yoluyla mı hissediyoruz?”
Tam o an, “Her Yerim Ağrıyor” hikâyesi zihnimde canlandı:
“Bir adam, büyük acılarla doktora gider:
‘Her yerim acıyor’ der.
Doktor sorar: ‘Acıyan yeriniz neresi? Gösterin lütfen.’
Adam parmağıyla kalbine dokunur: ‘Ayy burası acıyor!’
Burnuna dokunur: ‘Orası da!’
Göbeğine dokununca: ‘Deli gibi sızlıyor!’
Göz kapağına değdiğinde yine “Ayy” diye inler.
Doktor uzun muayenenin ardından tebessüm ederek der ki:
‘Gösterdiğiniz hiçbir yerde hastalık yok. Meğer parmağınız kırıkmış.’”
Özdeşleşmeyi Çözmek: Acının Parmak Kırığı
Adam her yere dokunduğunda acı hissediyor; ama asıl kırık, parmakta değil, zihnindeki benlik tanımlarında.
Çoğu acı, dışsal olaylardan değil, kendimizi tanımladığımız kalıplardan kaynaklanır:
-
“Ben bu düşünceyim”
-
“Ben bu roldeyim”
-
“Ben şuna sahibim”
Bu tanımlamalar, dış dünyayı otomatik olarak acı kaynağı hâline getirir.
Çözüm: Kendimizi tanımlama yöntemlerinden bağımsızlaşmak, özdeşleşmeyi çözmek:
-
Rollerimiz, unvanlarımız veya sosyal etiketlerle kendimizi eşleştirmemek
-
Duygulara, düşüncelere veya sahipliklere yapışmamayı öğrenmek
-
Varoluşu, sadece varlık haliyle deneyimlemek
Örneğin, bir işte başarısız olduğunuzda, sadece “başarılı olma kimliği” ile tanımlarsanız, başarısızlık acı verir. Bu tanımlamadan bağımsızlaştığınızda ise, olay sadece bir deneyim olur; acı zihnin yansımasıdır, bedenin değil.
Taşlaşmadan Özgürlüğe
Uzun yıllar boyunca “dayanmak” benim için yaşamın eş anlamlısı olmuştu: her zorlukta dik durmak, her kırgınlıkta sessiz kalmak, her yalnızlıkta daha çok çalışmak… Zamanla bu, güçlenmek yerine taşlaşmaya doğru evrilecekti.
Ama Perast’ın sessizliğinde ve Lady of the Rocks’ta yürürken fark ettim ki gerçek yaşam, ayakta kalmak değil, kendimi tanımladığım kalıplardan bağımsız olarak var olabilmekmiş. Ada, taşlarla örülmüş geçmişi ve kilisenin sessizliğiyle bana zihnimdeki kırıkları gözlemleme fırsatı sundu; insanların duaları ve içsel odaklanışı, benlik tanımlarının ve özdeşleşmelerin ne kadar görünmez ama etkili olduğunu gösterdi. Bu deneyim, özdeşleşmeden bağımsızlaşmanın bir yolculuk olduğunu hatırlattı:
“Acı, dışsal olaylarda değil; onunla özdeşleşen zihnimizde yerleşmiş benlik kalıplarında vardır.”
İçsel Farkındalık ve Özgürlük
Kendi zihinsel tanımlarımızdan bağımsızlaştığımızda, dünya ve acı üzerindeki kontrol yanılsaması çözülür; varoluş sadece şu an ve kendi doğasıyla hissedilir. Perast’taki deniz, adalar ve taş kilise, bunu yalnızca düşünceyle değil, deneyimle hissettirdi: özdeşleşmeden bağımsız olmak, gerçek huzurun ve özgürlüğün anahtarıdır.

