Lev Tolstoy: ‘’Anlamın Peşinde’’
Her insan hayatının bir döneminde, o kaçınılmaz ve keskin soruyla göz göze gelir: “Bütün bunların anlamı ne?”
Çoğumuz bu sorunun etrafından dolaşmayı seçeriz; konforlu alışkanlıklarımıza, gündelik kargaşalarımıza ya da sığ kabilelerin geçici onaylarına sığınırız. Çünkü o soruyla dürüstçe yüzleşmek, mevcut tüm dünyamızı başımıza yıkma riskini taşır. Dünya edebiyatının zirvesindeki bir adam, Lev Tolstoy ise bu soruyu geçiştirmeyi reddetti. O, hayatının geri kalanını bu soruya çıplak bir hakikatle cevap arayarak feda etmeyi seçti.
Yasnaya Polyana: Gücün ve Lüksün Sınırı
Tolstoy’un hikayesini anlamak, onun doğduğu ve ruhunu büyüttüğü topraklara, Yasnaya Polyana’ya bakmayı gerektirir. Aristokrat bir aileye doğan Tolstoy, mutlak bir lüksün, muazzam bir servetin ve dünya çapında bir şöhretin tam ortasındaydı. Bugün adı Savaş ve Barış ile Anna Karenina gibi dehanın en üst perdesi kabul edilen eserlerle anılan bu adam, malikanesinin bembeyaz badanalı odalarında o korkunç gerçeği fark etti:
Şöhretin, servetin ve kitlelerin alkışının, insanın içindeki o derin, varoluşsal yalnızlığı tatmin etmeye yetmediğini gördü.
Gençlik yıllarında kumar masalarında, cephelerde, çamurlu siperlerde ölümle ve insan doğasının en vahşi yüzüyle karşılaşan yazar, elli yaşlarına geldiğinde o pırıltılı hayatın tam ortasında ağır bir ruhsal krizle sarsıldı. İtiraflarım adlı eserinde satır satır kanayarak anlattığı şey, dünya çapında bir edebiyat devinin kibirlenmesi değildi; her şeyini kaybetme pahasına hayatı dürüstçe anlamaya çalışan çıplak bir insanın çığlığıydı.
Tolstoy artık geçici konforların değil, mutlak anlamın peşindeydi. Bu arayış onu mülkiyeti sorgulamaya, sadeleşmeye ve insanların birbirine karşı maskesiz, merhametli ve dürüst yaşaması gerektiğini haykırmaya itti. Onun bu duruşu, okyanusları aşarak Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin yürüyeceği o büyük özgürlük yolunun ilk ahlaki tohumlarını ekti.
Astapovo: Bir İstasyonda Bulunan Hakikat
Ve takvimler 1910 yılının kışını gösterdiğinde, seksen iki yaşındaki bu ulu çınar, yıllardır savunduğu o maskesiz ve dürüst yaşam idealine kavuşmak için bir gece yarısı evinden, sarayından kaçtı. Bedeni bu büyük kaçışı taşıyamadı ve Astapovo isimli küçük, karanlık bir tren istasyonunda durmak zorunda kaldı.
O an, o küçük istasyon odasının önü dünya basınından yüzlerce gazeteciyle dolmuştu. Çünkü o mütevazı odada sadece can çekişen yaşlı bir adam değil; koca bir çağın vicdanı yatmaktaydı. Tolstoy orada hayata veda ederken, başucundaki çantasında tek bir kitap vardı: Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i… Biri vicdanın en zifiri karanlığına inerken, diğeri anlamın peşinden rayların üzerine koşmuş iki deha, o küçük istasyon odasında adeta sessizce el sıkışmıştı.
Biz Neyin Peşinde Yaşıyoruz?
Tolstoy’un Yasnaya Polyana’dan Astapovo’ya uzanan o sarsıcı yolculuğundan geriye şu soru kalıyor: İnsan gerçekten neyin peşinde yaşar? Başkalarının alkışladığı suni başarıların mı? Kendi yetersizliklerini gizlemek için gürültü çıkaran kabilelerin konforunun mu? Yoksa o saf, kristalize anlamın mı?
Tolstoy’un bize bıraktığı miras, hazır bir cevap değildir. Onun mirası; insanı, kalabalıkların sığlığından sıyrılıp kendi ruhuyla dürüstçe yüzleşmeye davet etmektir. Çünkü hayatın yönünü değiştiren şey, başkalarından dilendiğimiz geçici onaylar değil; insanın kendine sormaya cesaret ettiği o ilk derin sorudur.
