Skip links

Franz Schubert: Sessiz Melodilerin Ardında

Şu an bu satırları İstanbul’da, penceremden dışarıda sicim gibi yağan yağmuru ve ıslanan yaprakları izlerken yazıyorum. Yağmurun cama vuran o ritmik, içe dönük ve dingin sesi, beni birden çok uzaklara, müziğin ve tarihin kalbinin attığı o şehre götürdü: Viyana’ya…

Viyana’ya bugüne kadar 5-6 farklı zamanda, bambaşka mevsimlerin renkleriyle gittim. Baharında da, kışında da değişmeyen tek bir şey vardı: Bu şehir, taşıyla toprağıyla, saraylarıyla ve görkemli caddeleriyle değil; her daim kültürü, müziği ve sanatı sokaklarında canlı tutan ruhuyla insanı büyülüyor. Özellikle de müzik, Viyana’da konser salonlarının dışına taşmış, sokakların hafızasına kazınmış gibidir.

Mozart… Beethoven… Haydn… Ve şüphesiz, Schubert…

Viyana ziyaretlerimden birinde Franz Schubert’in yaşadığı evi gezerken, gösterişten son derece uzak o küçük odalar dikkatimi çekmişti. Büyük salonlar, ihtişamlı çalışma masaları ya da sanatçıyı yücelten şatafatlı eşyalar yoktu. Tam tersine, derin ve mütevazı bir yaşamın izleri vardı. Schubert’in müziği de tam olarak yaşadığı hayat gibiydi: Gösterişsiz, amasız, fakatsız… Derinliğini ilk bakışta değil, dinledikçe ve ruhunla hissettikçe açığa çıkaran büyülü bir dünya.

Müzikle Dokunmuş Bir Hayat

1797 yılında Viyana’da doğan Franz Schubert, müzikle iç içe büyüdü. Babası bir öğretmendi ve evlerinde müzik, gündelik yaşamın en doğal parçasıydı. Henüz çocuk yaşta beste yapmaya başlayan Schubert, kısacık ömrüne rağmen altı yüzden fazla lied, dev senfoniler, oda müzikleri, piyano eserleri ve dini besteler sığdırdı.

Bugün klasik müziğin en dev isimleri arasında gösterilse de yaşadığı dönemde bir Beethoven kadar tanınmıyordu. Maddi sıkıntılarla boğuştu, eserlerinin önemli bir kısmı geniş kitlelere ulaşamadı. O, hayatını büyük ve gösterişli konser salonlarından ziyade, dostlarının evlerinde yapılan küçük ve samimi müzik buluşmalarıyla sürdürdü. Daha sonra bu içten toplantılar, müzik tarihine “Schubertiade” adıyla altın harflerle geçti.

Beethoven’a Duyulan Sessiz Saygı

Schubert’in hayatındaki en güçlü ilham kaynaklarından biri Ludwig van Beethoven’dı. Onun müziğine devasa bir hayranlık duyuyor, eserlerini inceliyor ve onun açtığı çığırı büyük bir hürmetle takip ediyordu. İkisi de aynı şehrin havasını solumalarına rağmen, hayattayken yakın bir dostluk kuramadılar. Ancak Schubert’in ustasına duyduğu saygı hiç eksilmedi.

1827 yılında Beethoven hayatını kaybettiğinde, cenazesine binlerce insan katıldı. O gün tabutu taşıyan isimlerden biri de genç Franz Schubert’ti. O gün omuzlarında yalnızca büyük bir besteciyi değil, çocukluğundan beri hayranlıkla baktığı bir devi taşıyordu. Bu an, müzik tarihinin belki de en dokunaklı sahnelerinden biri olmalı.

Kaderin hazin ve zarif bir cilvesi ki, aradan yalnızca bir yıl geçti… 1828 yılında, henüz otuz bir yaşındayken Schubert de bu dünyaya veda etti.

Bugün Viyana Merkez Mezarlığı’nda iki büyük usta yan yana yatıyor. Hayattayken kurulamayan o yakınlık, ölümden sonra aynı toprağın ve sonsuz sessizliğin kucağında buluşmuş durumda.

Ruhun Teli: İçsel Bir Anlatım

Schubert’in müziğini dinlediğinizde sizi ilk çarpan şey teknik bir şov değildir; insan ruhuna en hassas yerinden dokunan o sade melankolidir. Bestelerinde abartılı, dramatik çıkışlardan çok, içe dönük bir anlatım vardır.

Kimi zaman taptaze bir umut… Kimi zaman derin bir yalnızlık… Kimi zaman da asil ve sessiz bir kabulleniş…

Bu yüzden onun eserleri, yıllar geçtikçe eksilmek bir yana, daha fazla insanın kalbine ulaşmaya ve şifa olmaya devam ediyor.

Viyana’daki o mütevazı evi gezerken aklıma şu düşünce düşmüştü: Sanatın ve emeğin büyüklüğü, her zaman yaşanılan dönemde anlaşılamıyor. Kimi insanlar alkışlarını yaşarken duyuyor; kimileri ise gerçek değerine yıllar sonra, zamanın süzgecinden geçerek ulaşıyor. Schubert ikinci gruptaydı.

Oysa yaşadığı yıllarda dev konser salonlarında kendi eserlerinin yankılandığını göremedi. Yine de üretmekten, ruhunu notalara dökmekten bir an olsun vazgeçmedi. Belki de Schubert’in bize bıraktığı en büyük miras tam olarak burada yatıyor:

İnsan, yaptığı işin, verdiği emeğin ya da gösterdiği zarafetin karşılığını hemen göremeyebilir. Anlaşılmayabilir, geri planda kalabilir. Fakat samimiyetle ve aşkla ortaya konan emek, zamanın içinde mutlaka kendi yolunu bulur.

Schubert’in evinden ayrılırken zihnimde kalan şey, müziğinden de öte, hayatının taşıdığı o sessiz asalet oldu.

Beethoven’in tabutuna omuz veren o genç adam, bir yıl sonra aynı şehrin toprağına emanet edildi. Bugün ikisi de Viyana’nın kucağında yan yana dinleniyor.

Birinin senfonileri dünyayı değiştirdi… Diğerinin melodileri insanın iç dünyasını…

Ve Viyana, penceremin dışında yağan şu İstanbul yağmuru gibi, ikisinin de sesini hâlâ aynı zarafetle taşımaya ve ruhumuza fısıldamaya devam ediyor.

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Explore
Drag