Skip links

St. Pierre Adası: Rousseau’nun İçsel Sığınağı

Cenevre’nin gürültülü sokaklarından, toplumun üzerimize yıktığı ağır yargılardan ve zihni yoran bitmek bilmez tartışmalardan uzakta, Biel Gölü’nün ortasında yeşil bir ada yükselir: St. Pierre Adası.

Eğer Cenevre’deki o küçük taş ev, özgürlük üzerine düşleyen bir zihnin doğuşuysa; St. Pierre Adası, o zihnin fırtınalardan kaçıp sığındığı, doğayla tam bir uyum içinde yeniden nefes aldığı dingin bir limandır. Rousseau, hayatının en çalkantılı, sürgünlerle ve reddedilişlerle dolu dönemlerinden birinde bu adaya ayak bastığında; aradığı şey artık toplumsal onaylar ya da alkışlar değil, sadece mutlak bir sessizlik ve ruhun benliğine kavuştuğu o saf özgürlüktü.

Adada geçen günler, görünürde bir sürgün ama özünde ruhun ve düşüncenin en büyük arınma yolculuğuydu. Ahşap panjurlu odasından dışarı baktığında gördüğü gölün sakin maviliği, ona medeniyetin yapay zincirlerinden, sahte gülücüklerinden ve çıkarlar üzerine kurulu insan ilişkilerinden uzak, duru bir varoluş imkânı sunuyordu. Yanına aldığı küçük botanik kutusuyla adayı adım adım gezerken, bitkileri topluyor, toprağın o şifalı dokusuna temas ediyor ve Yalnız Gezerin Düşleri’nin en zarif, en sarsıcı sayfalarını zihninde ilmek ilmek dokuyordu. O artık insanlığın yarattığı kaosu değil, doğanın kusursuz düzenini inceliyordu.

Gölün kenarında, kürek seslerinin suyla buluştuğu o pürüzsüz ritmi dinlerken, insan ruhunun varabileceği en yüksek huzur mertebesini şöyle dile getirmişti:

“Eğer dünyada insanın tam, eksiksiz ve mutlu bir doyuma ulaştığı; ruhunda geçmişin pişmanlıklarına dönme veya geleceğin kaygılarına gitme arzusu duymadığı tek bir yer varsa; işte orası bu adadır.”

Masanın üzerinde duran kurutulmuş yapraklar, göl kokulu hafif bir rüzgâr ve adanın o masalsı, öğretici yalnızlığı… Rousseau burada kurgusal kuramlar üreten bir filozof olmaktan çıkıp, sadece doğanın kalbiyle aynı ritimde atan yalın bir insana dönüştü. Ne toplumsal sözleşmelerin o boğucu ağırlığı vardı ne de felsefi tartışmaların yorucu gürültüsü… Sadece bir sandalın suda bıraktığı izler, yaprakların hışırtısı ve bir ruhun kendi merkezine, kendi hakikatine muazzam dönüşü…

Bugün St. Pierre Adası’nda yürürken, asırlık ağaçların arasından esen rüzgâr hâlâ o dinginliği fısıldar. Cenevre’de toprağa düşen o cesur özgürlük tohumu, bu adanın sessizliğinde kök salmış dev bir çınara dönüşmüştür.

Pencereden gökyüzüne, gölün durgun yüzeyine ve kendi içimize bakarken anlarız: Bazı mekânlar insanı sadece konuk etmez; onu iyileştirir, arındırır ve yeniden inşa eder. Rousseau’nun adadaki o sessiz ayak izlerini takip ederken, zihnimizde aynı tatlı ve zamansız soru yankılanır:

Bugün dışarıdaki anlamsız rekabet ve gürültülerin, sahte sahnelerin ve karmaşanın ortasında; ruhumuzun o sığınacağı, kendi hakikatine döneceği St. Pierre Adası’nı nerede bulacağız?

Leave a comment

This website uses cookies to improve your web experience.
Explore
Drag