Roc d’Orsay’de Bir Mola: Saype ile Doğanın Tenine Dokunmak
Bazen aylar öncesinden milim milim planlanan rotalar, seyahatin tam ortasında kendini başka bir hikayeye bırakıverir. Cenevre’ye indiğimde beni karşılayan o 35 dereceyi aşan kavurucu sıcak ve asfaltın üstüne çöken ağır hava tam olarak bunu hissettirdi. Asıl planım Aix-les-Bains’e geçip göl kenarında sakince vakit geçirmekti; fakat bu kavurucu atmosferde o rotayı zorlamak yerine rüzgarın peşine takılmayı seçtim.
İyi ki de öyle yapmışım… Rotayı bir anda Montreux’ye çevirmek ve ardından Leysin’in yükseklerine sığınmak, bu seyahatin kaderini tamamen değiştirdi.
Montreux: Saype’nin Çimenlere Fısıldadığı Dev Hikayeler
Montreux’ye vardığımda Cenevre Gçlü’nün üzerindeki o tatlı esinti ve Alplerin gölgesi insanı anında başka bir moda sokuyor. Büyüleyici göl manzarasının ötesinde, beni bu rotaya çeken asıl şey Saype’nin (Guillaume Legros) bu coğrafyaya bıraktığı o devasa ve kırılgan izlerdi.
Saype’nin land art (arazi sanatı) çalışmalarını doğrudan doğanın kucağında deneyimlemek bambaşka bir his. O, tuval kullanmıyor; dağların eteklerini, Alplerin kadife çayırlarını devasa birer tuvale dönüştürüyor.
Doğayı Kirletmeyen Sanat: Saype’nin Tekniği
İşin en hayranlık uyandırıcı kısmı ise kullandığı malzeme. Saype, yıllarca süren araştırmalar sonucunda tebeşir, odun kömürü, su ve süt proteinlerinden (kazein) oluşan %100 ekolojik ve biyolojik olarak çözünebilen özel bir boya geliştirdi. Tabancalarla çimenlerin üzerine püskürttüğü bu devasa eller ve insan figürleri doğaya hiçbir zarar vermiyor.
İşin en derin yanı ise bu eserlerin geçiciliği. İlk yağmurla, büyüyen çimlerle ya da rüzgarla yavaş yavaş silinip gidiyorlar. Sanatın galeri duvarlarına hapsedildiği, herkesin her şeyi mülk edinmeye çalıştığı bir dünyada Saype bize şunu fısıldıyor: “Hiçbir şey kalıcı değil. Geliyoruz, iz bırakıyoruz ve doğaya geri dönüyoruz.”
Zirveye Tırmanış: Leysin ve Roc d’Orsay Teleferiği
Montreux’nün o estetik kıyılarından sonra Leysin’e doğru tırmanmak, kelimenin tam anlamıyla dağların serinliğine sığınmak oldu. Leysin’in o temiz dağ havasını içime çektikten sonra, Saype’nin tuval gibi kullandığı o yeşil vadileri tepeden görmek için rotayı teleferik istasyonuna çevirdim. Aigle’den tırmanışın ardından, vadinin iki yanını birleştiren hatlar tam bir görsel şölen sunuyordu.
Télécabine ile Roc d’Orsay hattına doğru süzülürken kabinin camından aşağıya bakmak nefes kesiciydi. Dikey yolculuk boyunca kabin yükseldikçe, aşağıda çimlerin üzerine yayılmış devasa insan figürleri yavaş yavaş netleşmeye başladı. Bir yanda Léman Gölü’nün masmavi durgunluğu, diğer yanda Alplerin dik yamaçları ve tam ortada doğayla bütünleşmiş dev bir sanat eseri…
Zirvedeki terasa adım attığımda rüzgar öyle sert ama öyle tazeleyici esiyordu ki, aşağıda bıraktığım Cenevre sıcağı tamamen hafızamdan silindi. Kahvemi alıp o panoramik manzarada Saype’nin doğaya dokunduğu resme tepeden bakmak, bu seyahatin en unutulmaz anına dönüştü.
Rotanın Bize Öğrettiği
Bu seyahat bana bir kez daha gösterdi ki; hayat da tıpkı bu rota gibi. Bazen ısrarla gitmek istediğin “Aix-les-Bains”ler yerine, anın getirdiği “Montreux”ye direksiyonu kırmak gerekir. Zira en güzel izler, zorlanmış planlarda değil; spontane gelişen ve ruhuna nefes aldıran o serin duraklarda kalıyor.
Cenevre’nin sıcağını geride bırakıp Roc d’Orsay’nin rüzgarına teslim olmak, bu seyahatin bana verdiği en güzel hediyeydi.




