Søren Kierkegaard: Kaygının Gölgesinde
Kopenhag’ın kanalları boyunca yürürken insanın dikkatini ilk çeken şey düzen oluyor. Bisikletler sessizce geçiyor, eski taş binalar suya yansıyor, şehir kendi ritminde akıp gidiyor. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünüyor.
Fakat bu şehirde yaşamış bir düşünür, insanın iç dünyasının hiçbir zaman bu kadar düzenli olmadığını anlatmaya çalıştı.
Søren Kierkegaard.
Bugün onu çoğu kişi varoluşçuluğun öncüsü olarak tanıyor. Ancak Kierkegaard’ın asıl ilgilendiği şey soyut felsefi sistemler kurmak değildi. Onun merkezinde her zaman insan vardı. Özellikle de kendi hayatını yaşamak zorunda olan insan.
1813 yılında Kopenhag’da doğan Kierkegaard, dönemin şartlarına göre oldukça ayrıcalıklı bir yaşam sürebilecek imkânlara sahipti. İyi bir eğitim aldı, maddi sıkıntılar yaşamadı ve genç yaşta şehrin entelektüel çevrelerinde tanınan bir isim hâline geldi.
Buna rağmen hayatı boyunca aynı sorunun peşinden gitti:
İnsan neden kendi hayatını yaşamaktan korkar?
Bu soru onun eserlerinin merkezinde yer aldı. Çünkü Kierkegaard’a göre insanın en büyük problemi bilgisizlik değildi. Asıl mesele özgürlüktü.
Özgür olmak, seçim yapmak zorunda olmaktı.
Ve seçim yapmak, hata yapabilme ihtimalini de beraberinde getiriyordu.
Bugün çoğu insan kaygıyı kurtulunması gereken bir duygu olarak görüyor. Kierkegaard ise farklı düşünüyordu. Ona göre kaygı bir hastalık değil, özgürlüğün doğal sonucuydu.
Bu düşüncesini ünlü cümlesiyle özetler:
“Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.”
Gerçekten de insan seçeneklerle karşı karşıya kaldığında yalnızca önündeki yolları görmez; aynı zamanda yanlış yapma ihtimalini de görür. Bu yüzden özgürlük, beraberinde kaygıyı getirir.
Aradan iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Kierkegaard’ın metinleri bugün hâlâ şaşırtıcı derecede güncel hissettiriyor.
Hangi işi seçmeliyim?
Bu ilişkiye devam etmeli miyim?
Yanlış bir hayat mı yaşıyorum?
Hayatımın anlamı ne?
Modern insanın zihnini meşgul eden birçok soru, onun eserlerinde çoktan yerini bulmuş durumda.
Kierkegaard’ın düşüncelerini şekillendiren en önemli olaylardan biri ise Regine Olsen ile yaşadığı ilişkidir.
Genç yaşta âşık olduğu Regine ile nişanlanır. Fakat beklenmedik bir şekilde nişanı kendisi bozar. Bu kararının nedenini hiçbir zaman tam olarak açıklamaz.
Kimi yorumcular onun evlilik sorumluluğundan çekindiğini söyler. Kimileri ise düşünsel yolculuğunu tamamlayabilmek için yalnızlığı seçtiğini düşünür.
Sebep ne olursa olsun, Regine hayatı boyunca Kierkegaard’ın zihninde yaşamaya devam eder. Yazılarında, günlüklerinde ve eserlerinde görünmeyen bir iz olarak varlığını sürdürür.
Belki de bu yüzden Kierkegaard’ın metinlerinde aşk yalnızca mutlulukla değil; kayıp, fedakârlık ve vazgeçişle de birlikte anılır.
Onun düşüncesinin merkezindeki bir diğer kavram ise “inanç sıçramasıdır.”
Kierkegaard’a göre hayatın en önemli kararları matematiksel kesinliklerle alınamaz.
Sevgi.
Bağlılık.
İnanç.
Cesaret.
Bunların hiçbiri tam kanıtlarla seçilmez.
İnsan bir noktada bilinmeyene doğru adım atmak zorundadır.
Bu yüzden Kierkegaard, modern insanı kalabalıkların içinde değil, kendi vicdanıyla baş başa bırakır.
Nietzsche insanın yeni değerler yaratmasını sorguluyordu.
Dostoyevski vicdanın sınırlarını araştırıyordu.
Kafka görünmeyen sistemlerin baskısını anlatıyordu.
Kierkegaard ise daha kişisel bir soru soruyordu:
“Kendi hayatını yaşamaya cesaret edebiliyor musun?”
Bugün onu hâlâ önemli kılan şey de belki budur.
Teknoloji değişiyor.
Şehirler değişiyor.
Dünya değişiyor.
Fakat insanın seçim yaparken hissettiği kaygı pek değişmiyor.
Kopenhag’dan ayrılırken aklımda kalan şey Kierkegaard’ın eserlerinden çok şu düşünceydi:
Hayatta kesinlik aradığımız birçok yerde hiçbir zaman tam bir kesinlik olmayacak.
Ve belki de olgunlaşmak, bunu kabul etmeyi öğrenmektir.
Kierkegaard’ın mirası kaygıyı ortadan kaldırmak değildir.
Onunla yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü bazen doğru yolda olduğumuzun işareti, kaygının tamamen yok olması değil; ona rağmen yürümeye devam edebilmektir.


