Fyodor Dostoyevski: Vicdanın Ağırlığı ve İnsan Ruhunun Derinlikleri
Dünya edebiyatında çok az yazar, ölümünden sonra filozofları, psikologları ve romancıları aynı ölçüde etkileyebilmiştir. Fyodor Dostoyevski onlardan biridir.
Nietzsche onun için, “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski.” demişti.
Freud ise yıllar sonra şu yorumu yapacaktı: “Eğer Dostoyevski olmasaydı, psikanaliz biraz daha beklemek zorunda kalacaktı.”
Stefan Zıvagın weig’in tanımı ise belki de en çarpıcısıdır: “Psikologların psikoloğu.”
Bu sözler yalnızca bir hayranlığın ifadesi değildir. Çünkü Dostoyevski’nin romanları insan ruhunun en karmaşık katmanlarına iner. İnanç ve şüphe, suç ve vicdan, özgürlük ve sorumluluk, merhamet ve öfke… Onun dünyasında hiçbir duygu tek başına var olmaz.
1821 yılında Moskova’da doğan Fyodor Dostoyevski, yalnızca Rus edebiyatının değil, dünya düşünce tarihinin de en etkili isimlerinden biri hâline geldi. Bugün eserlerine baktığımızda bir romancıdan çok daha fazlasını görürüz. O, insanın karanlık ve aydınlık taraflarını aynı anda gözlemleyebilen nadir yazarlardan biridir.
Dostoyevski’nin hayatı da romanları kadar çalkantılıdır. Genç yaşta siyasi faaliyetler nedeniyle tutuklanır, idama mahkûm edilir ve infaz mangasının önünde bekletilir. Tam idam edileceği sırada cezası sürgüne çevrilir. Ölümle yaşam arasındaki o birkaç dakika, hayatının geri kalanını belirleyen en büyük kırılmalardan biri olur. Ardından sürgün yılları, yoksulluk, epilepsi nöbetleri, kumar borçları ve sürekli maddi sıkıntılar gelir. Ancak yaşadıkları onun için yalnızca kişisel deneyimler olarak kalmaz. Romanlarının hammaddesine dönüşür.
Dostoyevski’nin dünyasını anlamak için yalnızca romanlarına değil, yaşadığı şehre de bakmak gerekir. St. Petersburg onun eserlerinde yalnızca bir arka plan değildir; adeta başlı başına bir karakterdir.
Bugün şehirde bulunan son dairesi müze olarak ziyaret edilebiliyor. Karamazov Kardeşler’i tamamladığı ve hayatının son yıllarını geçirdiği bu ev, gösterişli bir yazarlık mekânından çok düşüncenin ve yalnızlığın iç içe geçtiği bir çalışma alanı hissi bırakıyor. Odalar arasında dolaşırken, romanlarında karşılaşılan o ağır atmosferi anlamak kolaylaşıyor. Dar koridorlar, çalışma masası, kitaplar ve pencereden görünen Petersburg manzarası…
Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u, Budala’nın Prens Mışkin’i ya da Karamazov Kardeşler’in kahramanları bu şehrin sokaklarından çıkmış gibidir.
Dostoyevski’nin karakterleri kadar yaşadığı şehir de insan ruhunun karmaşıklığını taşır.
Yaklaşık on beş roman, çok sayıda öykü kaleme alan Dostoyevski’nin eserleri arasında Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar, Budala, Ecinniler, Kumarbaz ve Karamazov Kardeşler öne çıkar.
Fakat bütün bu eserlerin merkezinde aynı soru vardır: İnsan neden iyi ya da kötü olur?
Bu sorunun en kapsamlı cevabı ise Karamazov Kardeşler’de karşımıza çıkar.
Ölümünden yalnızca birkaç ay önce tamamladığı bu roman, yaklaşık dört yüz bin kelimelik dev bir insanlık incelemesidir.
Din, ahlak, özgür irade, aile ilişkileri, suç, vicdan ve inanç meseleleri roman boyunca iç içe geçer.
Dostoyevski burada yalnızca karakterler yaratmaz; kendi ruhunun parçalarını da sayfalara bırakır. Karamazov kardeşlerin her biri onun farklı yönlerini temsil eder.
İvan, sorgulayan ve şüphe eden tarafıdır. Tanrı ile hesaplaşan, aklı merkeze alan yönü…
Dmitri, tutkularının peşinden giden tarafıdır. Para, öfke, aşk ve dürtülerle hareket eden yönü…
Alyoşa ise hayatının son yıllarında daha çok yaklaştığı manevi tarafını temsil eder. Romanın en merhametli karakteridir.
Ayrıca Alyoşa, Dostoyevski’nin küçük yaşta kaybettiği oğlunun da adıdır.
Romanın merkezinde bir baba cinayeti vardır. Ama asıl soru katilin kim olduğu değildir.
Bir insan bir fikri ortaya atarsa, o fikrin sonuçlarından ne kadar sorumludur?
Suçu işleyen kişiyle, suça düşünceleriyle katkıda bulunan kişi arasında ahlaki bir fark var mıdır?
Ve Dostoyevski’nin en büyük sorularından biri: Tanrı yoksa ahlak var olabilir mi?
İnsan yalnızca cezadan korktuğu için mi iyi davranır? Yoksa vicdan, inançtan bağımsız olarak da yaşayabilir mi?
Bu nedenle Karamazov Kardeşler yalnızca bir roman değildir. İnsan ruhunun kendi kendisiyle yaptığı uzun bir yüzleşmedir.
Tolstoy’un hayatının son günlerinde evden ayrılırken yanına aldığı kitaplardan birinin Karamazov Kardeşler olması da boşuna değildir. Çünkü bu eser yalnızca Rus edebiyatının değil, insanlık düşüncesinin de en güçlü metinlerinden biridir.
Dostoyevski’nin dünyasından çıkarken akılda kalan şey şudur: İnsan yalnızca yaptıklarından değil, düşündüklerinden de sorumludur. Vicdan ise çoğu zaman mahkemelerden daha sessiz, ama çok daha güçlü bir yargıçtır.



